Kandilde Düğün

Nisan ayının son günüydü. Sabahın en güzel saatleri olmasına rağmen yine bir damla güneş yoktu. Recep Bey ve eşi küçük salonlarında büyük, ahşap masa üzerinde kahvaltı ediyorlardı. Koyu renk, hantal mobilyalar ve gri duvarlar bu salonu olduğundan da küçük gösteriyordu. Yerdeki halılar da ‘‘kire dayanıklı olsun’’ düşüncesiyle koyu renk seçilmişti. Güneşsiz günlerde o küçük eve kasvetli bir hava hâkim oluyordu

     Eşi, Recep Bey’e çayını uzatırken:

     – Dün gece sabaha kadar döndün durdun ne kendin uyudun ne de beni uyuttun! Zeynep’i düşünmekten uyuyamadın değil mi, dedi.

     – Evet, dün telefondaki çığlıkları kulağımdan gitmiyor. En yakın dostunu, Esma’sını kaybetti. Kolay mı? Nasıl dayanacak, ne zaman toparlayacak hiç bilmiyorum. Bu zor gününde kızımızın yanında olamamak çok koyuyor be!

     – Haklısın. İmtihanlarımız çeşit çeşit, bitmiyor, dedi eşi. Büyük, mavi gözlerinden akan yaşlara engel olmuyordu. Recep Bey:

     – Gurbet ellerde, tek başına bu dünyadan göçen Esma’ya mı yanalım? Arkasında kalan üç yavrusuna mı yanalım? Kolu kanadı kırılan kızımıza mı yanalım? Allah yardımcımız olsun Hanım!

     Eski, ahşap sandalyede kollarını esneterek arkasına yaslandı. Boynunu sağa sola çevirerek omuzlarını hareket ettirdi. Sırtını rahatlatmaya çalıştığı anlaşılıyordu. Eşi:

     – Kaç gündür kurtulamadın şu sırt ağrısından! Doktorun verdiği krem de fayda etmedi. Başka bir doktora daha gidelim, dedi.

     – Tamam. Bugün randevu alayım ama stresten kaynaklandığını düşünüyorum. Bir sorun olsa tahlillerde çıkardı. Haydi, bana müsaade! Eline sağlık Hanım, menemen çok güzeldi, diyerek masadan kalktı.

     Dükkâna gitmek için hazırlanmaya başladı. Gömlekleri ve pantolonları dolapta ütüsü yapılmış bir şekilde hazır olmasına rağmen o, yine eşofman giymeyi tercih etmişti. Eşi, otuz yedi yıldır her sabah olduğu gibi onu kapıdan yolcu ederken, doktordan randevu almasını bir kez daha hatırlattı.

     Recep Bey, iki yıldır Saraybosna’da yaşıyordu. Kendisini Türk-Boşnak olarak tanımlıyordu. Uzun seneler önce büyük dedeleri Bosna Hersek’ten Türkiye’ye göçmüşler, dil ve kültürlerini nesilden nesile aktarmışlardı. Sevimsiz bir sürprizle geri dönmek zorunda kaldığı bu ülkede dil bilmek onun en büyük avantajı olmuştu.

     Birkaç başarısız iş girişiminden sonra bir arkadaşı ile ortak olarak gözlük dükkânı açmıştı. Ortağı Hüseyin Bey elli yaşlarında, gözlüklü, esmer bir beydi. Şakacı üslubu, neşeli halleri ile Recep Bey’e can yoldaşı olmuştu. Birbirlerini önceden de tanıyan bu iki arkadaşa, birlikte iş yapmak çok iyi gelmişti. Küçük bir çarşının ortasında kurdukları mütevazi dükkânlarında çeşit çeşit gözlükler, aynalı raflara yerleştirilmişti. Recep Bey:

     – Selamün Aleyküm Hüseyin! Nasılsın, diyerek dükkâna girdi.

     – Aleyküm selam, bu ne güzel kelam! Hoş geldin abilerin abisi! Ben iyiyim ama sende bir haller var. İyi misin?

     – İyi değilim Hüseyin. Sırtım sabahtan beri çok ağrıyor. Bir de olanları biliyorsun, bu zamanda Zeynep’i yalnız bırakmak ağırıma gidiyor. 

     Zeynep, Recep Bey’in beş evladının en büyüğüydü. Çocukları arasında hem mizaç hem yüz olarak kendisine en çok benzeyen oydu. Türkiye’den ayrıldığından beri kızı ile görüşemiyordu. Bu hesapsız ayrılık onu her geçen gün biraz daha zorluyordu.

     Recep Bey, rafların arasındaki kırmızı sandalyesine geçti. Kahverengi deri çantasından Kur’an-ı Kerim çıkardı. Okumaya başladı. Arada bir, ortağı Hüseyin Bey’le konuşarak kafasını dağıtmaya çalışıyordu. Bir taraftan gözü telefondaydı. Kızının sesini kötü duymaya dayanamazdı. O yüzden aramaya cesareti yoktu ama o arasın diye bekliyordu. Telefon elindeyken çalmaya başladı. Hiç bekletmeden açtı.

     – Alo! Babam, nasılsın?

     – En yakın dostunu beyin kanaması ile kaybeden biri ne kadar iyi olabilirse, o kadar iyiyim babacığım.

     Zeynep ağlamaya başladı. Recep Bey’in alt çenesi titredi. Dudaklarını ısırdı. Küçük kahverengi gözlerini yumdu. Yanağındaki çizgilere damlalar dolarken:

     – Ağlama babam! Ağlama! Esma, gencecik yaşında olmadık sıkıntılar çekerek göçtü. Allah’ın izniyle şehit olmuştur. Geride kalan masum yavrularını da Rabbim zayi etmeyecek, ne güzellikler görecekler sen bile şaşıracaksın!

     Kızı, hıçkırıklarla konuşmaya devam etti:

     – Baba, ben seni çok özledim baba! Bak ölüm var, hem ani ölüm var! Ya bir şey olursa ya ben seni bir daha göremezsem!

     Bir babanın yaşayabileceği en çaresiz anları yaşıyordu. Yutkundu, küçük bir öksürükle sesini ayarladı. Tatlı sert bir tonla:

     – Senaryo yazma kızım, dua et. Biz İzmir’e döneceğiz. Az kaldı. Çok güzel günler göreceğiz. Hayallerimiz gerçek olacak inşallah! Hilton Oteli’nin son katında büyük bir kutlama yapacağız.

     Son cümlesiyle kızını tebessüm ettirmeyi başarmıştı ama telefonu kapattıktan sonra kendisi yerinde duramaz olmuştu. Dükkânı kapatıp Hüseyin Bey’le yürüyüşe çıktılar. Küçük caddede, kalabalıklar arasında yürüyerek Vrelo Bosna Parkı’na geldiler. Uzun, yaşlı ağaçlar çiçek açmaya başlamışlar, gri havaya rağmen gelmekte olan baharı haber veriyorlardı. Bir süre arkadaşıyla birlikte yürüdüler. Recep Bey tempolu yürümek için izin istedi. İlerideki bankta buluşmak üzere sözleştiler.

     Hızlı adımlarla uzaklaşmaya başladı. Yürüdükçe sırt ağrısının artmaya başladığını fark etti. Önüne gelen ilk banka oturdu. Çok geçmeden Hüseyin Bey de geldi. Bir süre bankta oturdular. Yürüyüş yolundan geçen tanıdıklarla selamlaşıp muhabbet ettiler. Kalkmaya hazırlanırlarken Recep Bey arkadaşına döndü:

     – Bugün Beraat Kandili. Bu gece benim için milat olacak. Bundan sonra bambaşka bir Recep olacağım. Dünyayı düşünmeden sadece ahiret hesabına yaşayacağım, dedi. Hüseyin Bey:

     – Abi, gözünü seveyim! Ne hesap yaparsan yap, bu kardeşini de unutma olur mu, dedi tebessüm ederek.

     Recep Bey, giderek artan sırt ağrısından dolayı huzursuzdu. Son iki yıldır benzer ağrılar yaşamıştı. Gittiği doktorlar bu durumun strese bağlı olduğunu söyleyerek rahatlatıcı ilaçlar vermişlerdi.

     – Bu kadar stresi vücut kaldırmıyor tabi, diyerek homurdandı.

     – Ne dedin abi?

     – Yoruldum be Hüseyin. Bitmeyen bu savaş içinde çırpınmaktan, başka memlekette sıfırdan bir hayat kurmaktan, evlatlarımı, vatanımı özlemekten çok yoruldum. Düşünceler zihnime üşüşünce içinde boğuluyorum. Ben, senelerdir tertemiz ticaret yapan, imkanlarım ölçüsünde herkesin yardımına koşan, arkadaşlarını canından çok seven, kalp kırmamak için kılı kırk yarar hassasiyette yaşayan bir insandım. Hüseyin Bey araya girdi:

     – Bilmez miyim abi? Eşiyle kavga eden, işten atılan, paraya sıkışan arkadaşlarının çaldığı ilk kapı seninki olurdu, dedi. Recep Bey’in omuzları düştü, kafasını önüne eğdi.

     –  Senelerdir ne emeklerle yaptığım mallarıma el konulurken, vatan haini iftirasıyla canım ülkemden ayrılmak zorunda kalırken canımdan aziz tuttuğum insanların tepkisiz kalışları çok ağırıma gidiyor.

     Ağrısının arttığı, sıklaşan nefeslerinden ve yüzünden akan terlerden anlaşılıyordu. Hüseyin Bey de bu halinden tedirgin olmuş, onu üzen konuyu kapatmak istiyordu. Zorlama bir coşkuyla:

     – Sen hiç üzülme abim! Dönünce hepsinin hakkından gelirim ben, dedi.

     – Hayır, hiçbir şey yapmayacaksın Hüseyin! Şunu unutma, sen dünyada bir mümin kardeşinin günahını örtersen, Allah da ahiret günü senin günahını örter, dedi.

      Derin ve zor bir nefes aldı. Elini kalbinin üzerine koydu. Nefesini verirken ‘‘Allah!’’ dedi ve oturduğu banktan yere yuvarlandı. Hüseyin Bey telaşla, koşarak bağırmaya başladı. Onun bu hali dikkatlerini çeken insanlar Recep Bey’in etrafında toplanmaya başladı. Tesadüfen yoldan geçen bir doktor ilk müdahaleyi yaptı. Kısa sürede gelen ambulansın doktoru ise uzun süre kalp masajı yaptı ancak Recep Bey tüm uğraşlara rağmen kurtarılamadı. Orada bulunanlar, bir park köşesinde sessizce hayata veda eden bu adamın başında, hikayesini bilmeden uzun uzun gözyaşı döktüler.

                                                                                              ZEYNEP GÜNEŞ