Beyaz Tülbent

‘Beyaz tülbent’i hangi dile çevirirsen çevir hiçbir kelime onu, bir ana dil sıcaklığında karşılamayacaktır. Beyaz tülbendin ana dildeki sıcaklığının sebebi ise sanırım ait olduğu coğrafyanın adından kaynaklanıyor, Anadolu’dan… Analarla dolu bu coğrafyada dil bile öyle sıcak ki!
Babaannem hacca gidip geldikten sonra, beyaz tülbendini başından hiç çıkartmamış. Tam yirmi sene Almanya’da kalmış da kimse ikna edememiş tülbendini çıkartmaya.
Onu son gördüğümde de beyaz tülbendi vardı başında.
-Gitmeseniz a oğlum, biz sizi saklarız, dedi!
Gittik.
Henüz beş yaşımdayken beni, Almanya’ya götürmüş.
-Türkiye’nin hali belli. Orda büyür de iş güç tutar, demiş.
Ben babaanne ve dedeme emanet edilmiş, annesi yanında olmayan beş yaşında bir çocuktum. O günlere ait hafızamda çok geniş hatıralar kalmasa da anne yerine koyduğum babaannemle aramızda derin bir bağ kurmuştuk.
Bir gün memleketten gönderilen paketi açtığımızda, içinden çıkan tülbende ‘bu annemin mi?’ diye sormamla son bulmuş Almanya maceram.
-Götürün bunu, annesine götürün, demiş babaannem.
Araya mesafe girse de aramızdaki bağ hiç kopmadı. Birbirimizi hep ayrı sevdik. Yıllar geçse de, hatta bazen kırgınlıklar yaşansa da birbirimize olan sevgimiz hiç değişmedi.
Bütün hayatımızı iki bavula sığdırıp ülkemizden kaçmak istediğimizde, elbette arkamızda gözü yaşlı birilerini bıraktık. Gecenin en karanlığında kimse görmeden vedalaştık ve ay ışığında gizledik gözyaşlarımızı birbirimizden. Ağlayanlarımızı görmemek için arkamıza bile bakmadık. Vefasız gibi çekip gittik bu ülkeden.
Hani demiş ya şair ‘o kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler, arkalarında doldurulması mümkün olmayan boşluklar bırakılmasaydı eğer!’
Zamanla hayatımızda oluşan boşluklarla yaşamaya alıştık ama yaşanmışlıkların yaş almayla oluşturduğu yoğun duygular, geride kalanlarımızda hastalıklara sebep olmuştu.
Duyduk ki babaannem hastalanmış. Vücudunda yaralar çıkmış, sızılı yaralar…
Doktor sormuş:
-Bir şeye mi üzüldün sen teyzecim?
-Yooook, demiş babaannem. Acısına duyduğu kıskançlık ve hatta saygıyla.
Elbette ara ara telefonla konuştuk. Küçük bir kaç hediye bile gönderdik. Biz iyiyiz dedik hep. Ama her zaman cevapsız kalan bir soru vardı:
-Ne zaman geleceksiniz?
Öyle dilerdim ki tek bir fırsatım olsa geri dönüp gidebilmek için onu; babaannemi son bir kez görebilmek için kullanırdım. Öyle dilerdim ki son bir imkanım daha olsa, babaannemin cenazesine katılırdım.
-Gitmeseniz a oğlum, dedi babaannem.
gittik ve babaannemi bir daha hiç görmedik…
Hilal YILDIZDOĞDU