Defile

          Sevgi Hanım kırmızı ceketinin sol yakasına gümüş zeytin dalı broşunu taktı. Kamuda çalışmaya başladıktan sonra başörtüsü tercihi değişmişti. Artık beyaz veya krem renkteki örtüleri tercih ediyordu. O gün de beyaz şalını neredeyse bonesi görünecek şekilde bağladı. Boy aynasında kendine baktı. “Kırmızı oda dizisinde başrol oynayacak kadınım.” dedi. Lacivert parlak ayakkabılarını hızlıca giydi. Eline diyet yiyeceklerini koyduğu çantasını da alarak metro durağına doğru yürüdü. Doktorun verdiği reçeteden önce hastaneye yemek götürmüyordu. Çünkü hastanede helal yemek seçebiliyordu. Çok beklemeden metro geldi. Bindiği vagon her sabah olduğu gibi tıklım tıklım doluydu. İçinden “Evet, bu Paris gerçekten kötü kokuyor, en çok da metroları…” diye geçirdi. Neyse ki altı durak sonra inecekti.

        Hastanedeki odayı iki meslektaşıyla birlikte kullanıyorlardı. Üç yüz yıl önce yapılmış hastanenin uzun yıllardır tadilat görmemiş odası, hastanenin en büyük odalarındandı. Arkadaşlarına “günaydın” diyerek masasına oturdu. Her gün yaptığı gibi hızlıca haber sitelerine göz attı. Çantasından kahve termosunu çıkardı. Turkuaz renkteki termosunun kapağını kupa olarak kullanıyordu. Tam kahvesini içmeye başlamıştı ki hastanenin sosyal hizmetler müdürü Monsieur Martine odaya girdi. Sevgi Hanım’ın mülakat yapması gerektiği bir hastasının olduğunu söyleyip, hastanın dosyasını masaya bıraktı.  Martine koyu gri takım elbisesinin ceketindeki düğmeyi çözdü ve arkasını dönüp gitti. Parlak ayakkabılarından çıkan sesler odada yankılandı. Diğer iki arkadaşı piyangonun kendilerine çıkmadığına sevinmişlerdi. Bu ruh haliyle arkadaşlarını süzdüler. Bu bakış belki bir dakika sürdü. Gözlerini ayırırken bakışlardaki ifadeler değişmiş, yırttık düşüncesi acıma hissine dönüşmüştü. Sevgi Hanım bile kendine acımaya başladı. Çünkü ölüm döşeğindeki bir insanla konuşmak çok da kolay değildi. Buna rağmen işini çok severdi. Amirlerinden ve çevresindeki insanlardan her zaman takdir alırdı. Son nefeslerini tüketmek üzere olan hastalarından duyduğu güzel cümleler de onu mesleğine şevkle bağlıyordu.

         Masaya bırakılan dosyanın ilk sayfasına göz attı. Genellikle hastanın kimlik ve hastane kayıt bilgileri olurdu. Arkadaşlarına dönüp: “Otuz yaşında, Afgan asıllı, Genel Cerrahide yatıyor.” dedi. Faslı olan meslektaşı “İsmi ne?” diye sordu. “Kevin, Kevin” diye iki kere tekrar etti. Bunun üzerine, arkadaşı: “Hastanız, zeki, akıllı ve doğuştan asil demek ki!” diyerek bir açıklamada bulundu. Sevgi Hanım herhangi bir cevap vermedi.  Herkes masasındaki evrak işleriyle ilgilenmeye başladı. Saat 10:00 olmuştu. Yanına bir kitap alıp, ses çıkarmayan parlak ayakkabılarıyla genel cerrahi yatış katına çıktı. Sıklıkla geldiği bu koridor, hastanenin en uzun koridoruydu. Koridorun sonuna başı dik ve tek noktaya bakarak yürüdü. A-660 numaralı odanın kapısında durdu. Parlak ayakkabılarına baktı. “Bana yardımcı olur musunuz?” diyecekti. Bu sırada kapı açıldı ve içeriden hasta bakıcı çıktı. Hastanın tüm kontrollerinin yapıldığını, konuşma için hazır olduğunu söyledi. Sevgi Hanım içeriye girdi. Kırmızı ceketinin düğmesini çözdü ve odadaki tek sandalyeyi alıp Kevin’in yanına oturdu. “Merhaba” dedi.

         Kevin, yatağın içinde kaybolmuş gibiydi. Beyaz çarşaf göğsüne kadar çekilmişti. Sevgi Hanım, önce hastanın ellerine baktı. Parmakları ince, uzundu. Tırnakları da oldukça bakımlıydı. Kolları, uçmaktan yorulmuş bir kuşun kanatları gibi yatağa düşmüştü. Saçlarını göremedi çünkü kafasında bone vardı. Saç renginin siyah olduğunu anlayabildi. Yay gibi kaşlarına ulaşmaya çalışan kalın kirpikleri doğal mıydı? Gözleri! Gözleri geceden daha siyahtı. İnce uzun burnu, plastik cerrahi doktorlarının odasında gördüğü maketlere benziyordu. Dudakları, temmuz sonunda saatlerce dikenli anız tarlasında çalışmış amelenin dudakları gibiydi. İnce uzun çenesinin altındaki boynu, içinden üzüm tanesi geçse görülecek zarafetteydi. Boynunda bir kolye vardı. Kolyenin ucuna çınar yaprağına benzeyen bir şey takılmıştı.

         -Merhaba, hoş geldin. dedi.

         Sevgi Hanım nereden başlayacağını bilemedi. Kelimeler ağzından, filesi yırtılmış rengarenk misketler gibi saçıldı. Odadaki küf kokan sessizlik yırtılmıştı.

         -Benim adım Sevgi. Bu hastanede Müslüman din görevlisi olarak çalışmaktayım. Benimle konuşmak istemene çok sevindim. Nasılsın Kevin?

         -Hiç iyi değilim. Ölüyorum!

Oda yeniden kan kokan gri havaya büründü. Sevgi Hanım derin derin nefes alarak elindeki kitapla oynamaya başladı.

           Bu sefer ses yatağın içinden geldi.

          -Size anlatacaklarım var. Bir de isteğim olacak.

          -Tabi ki! Anlatacaklarını memnuniyetle dinlerim. Ayrıca isteğini de merakla bekliyorum. Nereden başlayalım?

          -Beni tanıyor musun?

          -Hayır! Adın Kevin ve Afganistan doğumlusun. Yaşının otuz olduğu dosyanda yazıyor.

          -Pekala! Şimdi dinle. Otuz yıl önce Kabil’de doğmuşum. Benden büyük iki ablam, kendimden küçük bir erkek iki de kız kardeşim vardı. Babam asker, annem öğretmendi. Ailem eğitime çok önem verirdi. Babam, benim de kendisi gibi asker olmamı isterdi. Annem ise doktor olacağım günün hayalini kurardı. En büyük ablam sağlık görevlisi oldu. Okulunu bitirir bitirmez bir askerle evlendi. Ben, hep modacı olmak istedim. İlkokuldan lise bitine kadar Kabil’in en iyi okullarında okudum. Öğretmenlerimden her zaman övgüler aldım. Babamın teşvikleriyle İngilizceyi çok iyi öğrenmiştim. Sürekli dünya modasını takip ediyordum. Lise bitmişti. Babam hemen akademiye kaydolup subay olmam için evrak hazırlamaya başladı. Kesinlikle asker olmak istemiyordum. Evli olan ablamla konuştum. “Ben asker olmak istemiyorum. Avrupa’ya gidip modacı olacağım.” dedim. Ablam, babamın bunu asla kabul etmeyeceğini, benim de eniştem gibi iyi bir subay olmam gerektiğini söyledi. O yaz benim için çok zor geçti. Eylül ayında babamın zoruyla akademiye kaydoldum. Etkisinden kurtulamadığım kabus gibi bir yıl geçirdim. Her şeyden nefret ediyordum; ülkemden, ailemden hatta kendimden bile. Çünkü hissettiklerimle yaşadıklarım birbirinden çok farklıydı. Bulunduğum ortam beni boğuyordu. Okuldaki arkadaşlarıma hiç benzemiyordum. Onların hayalleriyle benimkiler çok farklıydı. Bir çok arkadaşım bana “kadın asker” diyordu. Aynaya bakmaktan bile nefret ediyordum. Bu şekilde yaşamaya devam ettiğimde kendime haksızlık yapmış olacaktım.  Bundan on yıl önceydi. Okulu, evi ve ülkeyi terk etme kararı aldım. Çok çaresizdim.  Ne yapacağımı bilmiyordum. Tüm cesaretimi toplayıp aldığım kararı sağlık görevlisi ablamla paylaştım. Ablamı ilk defa o kadar korkmuş gördüm. Beni anlayamadığını söyledi. Başta kendi hayatım olmak üzere hepimizin yarınlarının alt-üst olacağını anlattı. Bana acıdı ve benim için ağladı. Böyle yapması beni hem kendimden hem de ablamdan tiksindirdi. Korkularım ve nefretlerim her geçen gün artıyordu. Son kararımı verdim ve 2000 yılının temmuz ayında her şeyi geride bırakarak İran’a kaçtım.

        Kevin öksürmeye başlayınca Sevgi hanım konuşmayı devraldı.

        -Ben de on dört yıl önce ülkemi terk ettim. Ayrılık ne demek bilirim. Türkiye’de ilahiyat okuduktan sonra eğitimime burada devam ettim. Doktora tezimi dört yıl önce tamamladım. Bazı üniversitelerden teklifler alıyorum ama işimi bırakmak istemiyorum.

          -Bence de hiç bırakmayın. İnsan sevdiği işi yapmalı. Ben de bunu yapmak için yıllarca mücadele verdim. Ülkenizde iki yıl yaşadım. İran’da bir hafta kadar kaldıktan sonra sınırdan Türkiye’ye giriş yaptım. Doğubayazıt adında bir şehirdeydim. İnsanlar Kürtçe konuşuyorlardı. Konuşmalarının çoğunu anlıyordum.  Şehri gezerken büyük bir yapıt gördüm. Oraya kadar yürüdüm. Sanki beni oraya çeken bir güç vardı. Sonradan öğrendiğime göre bu muhteşem sarayın yapımı yüz yıl sürmüş. İshakpaşa Sarayı’nın çevresinde ne yapacağımı bilmeden günlerce dolandım. Sarayın  yakınındaki türbeye gidip dualar ettim. Tüm odalarına girip çıktım. Hem saray hem de türbe, içime nedenini bilemediğim bir huzur dolduruyorlardı. Ayrılığın açtığı yaralara merhem olmuşlardı. Oraya her girişimde aynı duyguları hissetim. Kim bilir Ağrı Dağı’nın  eteğinde ne acılar ne aşklar yaşanmıştı. Belki de buralar sevgilerine karşılık bulamayanlara mezar olmuştu. Bu şehir,  dünyada kavuşamayıp sonsuzlukta buluşmak isteyenlerin yurdu gibiydi. Gece, ağustos böcekleri ötüşürken sırtımı türbenin duvarına yaslardım. Ağrı Dağı’na bakar ve “Sen mi büyüksün yoksa benim hayallerim mi büyük?” diyerek söylenirdim. Hayatımın en huzurlu günleriydi. Geleceğe dair tüm planlarımı orada yapmıştım.

          -Hedeflerine ulaşabildin mi?

          -İki yıl İstanbul’da yaşadıktan sonra Fransa’ya gelip Paris’e yerleştim. Sanki İstanbul’dan ayrılmamış gibiydim. Sultanahmet ve Ayasofya’dan sonra Paris’te de dost edineceğim mekanları bulmuştum. Geçen yıl Notre-Dame katedralinde yangın çıkınca çok ağladım ve çok dua ettim. Sacré-Coeur’e her gidişimde Paris’i mi İstanbul’u mu seyrettiğimi karıştırırdım. İki yıl dil eğitiminden sonra dört yıl moda okudum. Gece gündüz hep çalıştım. Çoğu zaman masada uyuyakalırdım. Paris başta olmak üzere dünyadaki bütün yenilikleri takip ettim. Çizimlerim ses getirmeye başlayınca bir firmayla anlaşma imzaladık. İki yılda yaptığım hazırlıklarla 2020-2021 ürünlerini tamamladım. Sezon tanıtım defilesine bomba gibi hazırlandık. Dünya çapında ses getiren bir tanıtım oldu. Fakat ben programa katılamadım.      

        Kevin, aniden sustu. Sanki yutmakta zorlandığı bir lokmayı boğazından geçirmeye çalışıyormuşçasına yüzü kıpkırmızı oldu. Gözlerinden çıkan yaşlar elmacık kemiklerinin üzerinden göğsüne düştü. Sevgi Hanım’a dönük olan yüzünü tavana çevirdi.

           Sevgi Hanım:

          -Defile Paris’te mi yapıldı? diyebildi.

           Kevin önce ellerini yumruk yapar gibi topladı. Gözlerini sanki bir video seyrediyor gibi tamamen tavana dikti. Kurumuş dudakları tekrar hareketlendi.

          -Defile Doğubayazıt’ta oldu. İshakpaşa Sarayı ve Doğubayazıt’ın anız tarlalarında yapıldı. Ahmet ve Gülbahar’a hazırladığım kıyafetleri dünyaca ünlü mankenler tanıttılar.  Birçok modacı da oradaydı. Ben de defileyi hastanedeki odamda göz pınarlarımı kurutarak izleyebildim. Şimdi de ölüm döşeğindeyim.

           Oda yine kan koktu. Sevgi Hanım ve Kevin’in aklından geçenler, kafalarından çıkıp odanın duvarlarına vuruyor ve kendi kulaklarına çınlama sesi olarak geri dönüyordu.

          Sevgi Hanım:

         -Ne oldu? dedi.

         -Program çok yaklaşmıştı. Herhangi bir problem çıkmasını istemiyordum. Hazırlıklar neredeyse bitmişti. Rutin sağlık kontrollerimi yaptırmak için hastaneye geldim. Kalın bağırsağımda kitle varmış. Bunu defileden on beş gün önce öğrendim. Dört aydır hastanedeyim. Bir kaç operasyon geçirdim. Hiç bir tedavi olumlu sonuç vermedi. Doktorlar aşırı stresten olduğunu söylediler. Ölüyorum ama evladını dünyaya getirmiş bir anne gibiyim. İyi ki Ahmet ve Gülbahar’ın kıyafetlerini hazırlamışım. Huzur içindeyim. Ben de onların yanına gidiyorum. Gitmeden önce birileriyle konuşmak istedim. Çağırsam İshakpaşa, Sultanahmet, Ayasofya, Notre-Dame, Sacré-Coeur gelemezlerdi. Ben de seni çağırdım. Onlar her halimi biliyor ama yine başka şahitler olsun istedim. Şimdi senden bir talebim olacak. Sana bir emanet vereceğim. Yıllar önce tabutumun örtüsünü hazırlamıştım. O benim emeklerimin ilk ürünüydü. İlk iş olarak son kıyafetimi dikmek istemiştim.

          Komodinin üzerindeki paketi gözleriyle işaret etti.

         -Onu al, sende kalsın. dedi.

         Sevgi Hanım’ın rengi atmıştı ve tüm vücudu titriyordu. Zorlanarak ayağa kalktı ve paketi aldı. Tekrar sandalyeye oturacaktı ki odanın kapısı açıldı ve sağlık görevlisi içeriye girdi. Yapılması gereken kontrollerin olacağını söyleyip mülakata biraz ara vermelerini istedi. Kevin konuşmalarının bittiğini ve Sevgi Hanım’ın gidebileceğini söyledi. Sevgi Hanım gurur ve acı ifade eden gözlerle Kevin’e baktı. Odadan kaçar gibi çıktı. Başı önde ve ayakları birbirine dolanır vaziyette odasına hızlıca yürüdü. Arkadaşlarına bir şey söylemeden çantasını ve Kevin’in paketini aldı. Bir taksi çağırdı. Taksiye nasıl bindiğini ve eve nasıl geldiğini fark etmedi. Hızlıca odasına çıktı. Biraz toparlandıktan sonra aynada kendine baktı. Sabahki Sevgi kaybolmuştu. “Bu başrol sana göre değil.” dedi.

          Aradan on gün geçmişti. Sevgi Hanım, gökkuşağı rengi ipek eşarbını bonesi görünmeyecek şekilde bağladı. Siyah çantasını eline aldı. Parlak olmayan, topuklu, siyah ayakkabılarını giydi. Aynaya bakmadan  çıktı. Eşi arabanın içinde bekliyordu. Arabanın arka koltuğuna oturdu. Hava güneşli olmamasına rağmen güneş gözlüklerini taktı. Havaalanına kadar hiç konuşmadan sadece dışarıyı seyretti. Havaalanından Kevin’in annesini ve ablasını alıp hastaneye getirdiler. Annesi ve ablası Kevin ile buluşmak için hastane morguna indiler. Annesi her zaman yaptığı gibi oğlunun ellerini tuttu ve yanağına götürdü. Bu sırada gözleri gözlerini aradı ama bulamadı. Nefesini vermekte zorlandı ve boğulacakmış gibi oldu. Gözlerinden akan yaşlar göğsünü ıslatırken “Bu gün buraya seni doğurduğum günün sancılarıyla gelmek isterdim.” dedi.

          Hepsi aynı boyda, siyah takım elbiseli, ceketlerinin düğmeleri ilikli, traşlı ve güneş gözlüklü dört genç, içinde Kevin’in olduğu tabutu uzun koridordan başları yukarıda ve ileriye bakarak hastane nakil aracına taşıdılar. Araca konulan tabutun üzerinde kırmızı, göz kamaştıran, ipek bir örtü vardı. Örtüye gümüş rengiyle işlenmiş yazıda: “Annemin Dünyaya Getirdiği Kevin Olarak Gidiyorum.” yazıyordu.

                                                                                Selman ÖLMEZ