Tutku

Güneşin, masmavi gökyüzüyle bir olup insanları gölgelere kaçırdığı boğucu bir yaz günüydü. Ağaçların yaprakları, hafif bir esintiyle hareketlenmeye hazır gibiydiler. Emekli Ziraat Yüksek Mühendisi Ziver Bey’in onca yılın türlü hava şartlarına direnen eski küçük köşkünün bahçesinde değişik pek çok çiçeği bulmak mümkündü. Gül, hercai menekşe ve kadife çiçekleri güneş ışınlarından oldukça memnun gözüküyorlardı. Köşkün eskiliğine rağmen her mevsim bakımlı ve rengarenk görünen bu bahçesinde; kayısı, vişne ve kırmızı erik ağaçları da garip bir dinginlikle farklı köşelerde yerlerini almışlardı.

Küçümen bir tepenin üzerinde adeta inziva yerini andıran bu ufak köşkün sakinleri, çevrelerinde ‘Mühendisler’ olarak tanınan Ziver Bey ile eşi Sermin Hanım idiler. Yıllar boyu köy köy dolaşarak bilgi birikimlerini insanlara taşımış, gittikleri yerlerden topladıkları toprak örneklerini, çalıştıkları ‘Toprak ve Gübre Araştırma Enstitüsü’nde analiz etmişlerdi. Hatta evlerinin bir odalarını ülkenin değişik yerlerinden buldukları toprak örnekleriyle küçük bir müze haline getirmişlerdi.  Bunca yılın tecrübe izleri ikisinin de kavruk yüzlerinde hemen seçilebilirdi.

Kahvaltı hazırlamak üzere mutfağa geçen Sermin Hanım, Ziver Bey’e seslendi:

  • Nadir’i aradın mı, geliyorlar mı?

Ziver Bey her hafta sonu rutin işi olarak gördüğü bulmacasını çözmeye yoğunlaşmış halde başını kaldırmadan cevapladı:

  • Yarım saat önce aradım, yoldaydılar. Nazan gelemiyormuş, resim atölyesinde dersi varmış.
  • Selin’i getiriyor ama değil mi? Çok özledim onu.

Ziver Bey yakın gözlüğünü burnuna indirerek bulmacaya döndü: “Eski dilde su: Ma.”, “Elindeki ile yetinen,kanık: Kanaatkar.” diye mırıldanarak harfleri bir bir boşluklara yazdıktan sonra eşine “Hı, hı” diye cevap verdi. Kahvaltı masasındaki yarım bardak suyu içti. Bulmacadaki son soruya gitti gözleri: ‘Beş harfli: İfade ve yargıları aşan güçlü bir coşku,ihtiras.’ Bu, Ziver Beyi’n yudum yudum tattığı hayatın ta kendisiydi.

Kalemini, bu boşluklara uygun gelen harfleri yazmak üzere bulmacaya götürdüğü anda kahverengi demir bahçe kapısının açıldığını duydu.

  • Dede!

Burnunun üzerindeki yakın gözlüklerini çıkartıp boynunda asılı duran uzak gözlüğünü taktı. Oğlu Nadir Bey ile dokuz yaşındaki torunu Selin’in çimlerin üzerine özenle oturtulmuş kare taşlara basa basa yanlarına geldiklerini gördü. Önce eşine seslendi: “Selinler geldi.” Ardından ayağa kalkıp : “Hoş geldin dedecim “ diyerek torununu kucakladı ve oğlunun elini sıktı.

Kıvırcık, küt saçlı Sermin Hanım ellerini önlüğüne kuruladıktan sonra hemen oğlu ve torununu karşılamak için kahvaltı masasını hazırladığı arka bahçeye geçti.

  • Hoş geldiniz yavrum.
  • Hoş bulduk babaanne.
  • Hoş bulduk anne, nasılsın?
  • İyiyim yavrum. Hemen sofraya oturun. Çayla fırındaki patatesi getireyim ben.
  • Yardıma ihtiyacın var mı anne?
  • Siz geçin oturun.

Ziver Bey, Selin ve Nadir Bey kahvaltı sofrasına oturdular. Kısa süren sessizliği Nadir Bey bozdu:

  • Baba geçmiş olsun! İyisiniz değil mi? Kusura bakmayın gelemedim.
  • İyiyiz oğlum. Geçti, gitti.
  • Dede! Hırsızlar yakalandı mı?
  • Selin! Yolda gelirken ne konuşmuştuk?
  • Tamam baba, sordum sadece.
  • Mühim değil yavrum, bırak sorsun çocuk!, dedi Ziver Bey. Polisler iki gün önce gelip parmak izlerini aldılar. Henüz bir haber gelmedi. İnceliyorlarmış.
  • Sadece televizyon ve masaüstü bilgisayarını mı çalmışlar?
  • Benim cüzdanımı, cep telefonumu ve annenin mutfak tezgahının üzerinde duran yüzüklerini de almışlar.

Sermin Hanım mutfaktan getirdiği tepsiyi kahvaltı masasının kenarına koyarak : “Eveeet. Selin’in en sevdiği, elma dilimi şeklinde fırınlanmış patatesleri de geldi.” dedikten sonra uzun bir süre konuşmadan kahvaltı yaptılar.

  • Dede, bu kayısı reçeli bahçedeki kayısılardan mı?
  • Evet kızım, şekerpare…
  • Hani beraber toplayacaktık?
  • Ama geçen hafta gelmedin, çok bekledim seni!
  • Annemle babamın işleri vardı, getirmediler beni!
  • Neyse, birkaç güne kırmızı erikler olgunlaşır. Beraber onları toplar, marmelat yaparız olur mu?
  • Peki.

Nadir Bey, çayının kalanını da yudumladıktan sonra uzun süredir anne ve babasına bahsettiği konuyu tekrar açtı: “Baba, neden inat ediyorsunuz? Bakın etrafınıza. Birkaç komşu dışında başka kimseler yok. Yalnız kalıyorsunuz buralarda. Müteahhitle konuştum. Yakında bu değerli arazileri imara açacaklarmış. Gelin bizim siteye taşının. Yan bloğun ikinci katında kiralık bir daire var. Hem bizim site daha güvenlikli. Evinize hırsız girdi, ruhunuz bile duymadı.” dedikten sonra Ziver Bey sinirlenerek elindeki çay bardağını sertçe masaya çarptı. Sonra Selin’e dönerek: “Hadi gel! Sana geçenlerde diktiğim hercai menekşeleri göstereyim. Kırmızı eriklere de bakarız. Eğer olgunlaşan varsa koparır yeriz.” dedi.

Selin : “Peki öyleyse, hadi gidelim.” dedikten sonra babası ve babaannesini kahvaltı masasında bırakarak dedesiyle bahçenin sağ alt köşesindeki hercai menekşelere doğru yürüdüler.

Dedesi, torununa uzun uzun hercai menekşeyi anlattı: “Hepsinin farklı büyüklükte ve her birinde iki ayrı renk bulunan beş tane taca benzeyen kadifemsi yaprakları var. Gördün mü? Bak! Taç yaprakların hemen arkasında, içinde bal özü bulunan  kısacık saplar var. İşte burda. Çiçeğe gelen arılar ne yapıyorlar biliyor musun? Önce bu tatlı sıvıya ulaşabilmek için en büyük taç yaprağa konuyorlar. Sonra, bunun üzerindeki bal özünü emerlerken aynı anda çiçeğin tozları da arıların tüylerine yapışıyor.” Selin, dedesinin anlattığı menekşeleri dikkatle inceliyordu.

Bu sırada Nadir Bey, annesine: “Babam beni yanlış anladı. Ben onu kırmak istemedim ki! ‘Yalnız kalmayın bize yakın olun!’ demek istedim. “

Sermin Hanım canı sıkkın şekilde bir elini yüzüne koyup, diğeriyle de masanın üstüne yaslanmayı  denediyse de önündeki boş servis tabağından fırsat bulamadı. Servis tabağını alarak az öteye, Ziver Bey’in bulmacasının üzerine koymayı düşündü. Ama onun bu konudaki tepkisini az çok tahmin ettiği için bulmacayı diğer eline alarak boşalan yere bıraktı tabağı. Gözlerini bir süre bulmacadaki karalanmış yerlerin üzerinde  gezdirdikten sonra devam etti: “Doğru anladı oğlum, doğru. Biliyorsun baban artık yaşlandı. Ama yıllar önce  alnımızın teriyle kurduğumuz bu evden, bu bahçeden bir türlü vazgeçemiyor, vazgeçemez. Sabahları daha güneş doğmadan uyandığımda onu, çıplak ayaklarla çimleri, ağaçları sularken bulurum. Eskiden ara sıra Bahçıvan İbrahim’i çağırır, ağaç diplerindeki yaprakları toplatır, gülü budatır, çimleri kestirirdi. Artık tüm bunları kendisi yapıyor. Geçenlerde az ilerdeki Avukat Muhsin Bey ve eşi ‘beş çayı’na çağırmışlardı da : “Bahçede işlerim var.” diye bahane ileri sürerek gitmek istemedi. Hele apartmanda hiç yaşayamaz o.”

  • Peki neden? Onu, bu eski küçücük köşke, bir avuç toprağa, birkaç çiçeğe bağlayan şey ne?

Selin, babasının yanına  gelerek ona,  elindeki hercai menekşeyi gösterdi ve : “Baba bunu anneme götürebilir miyim?” diye sordu. Babası başıyla onaylayınca Selin koşarak dedesinin yanına döndü.

Sermin Hanım, Ziver Bey’in çözdüğü bulmacada boş bırakılan, cevabı beş harfli  kalan son soruyu içinden okudu: ‘İfade ve yargıları aşan güçlü bir coşku, ihtiras.’ Sonra yüzünü kadife çiçeğinin önünde, bir dizi üzerine çökmüş Ziver Bey’e çevirerek : “Tutku” dedi, “Babanı, bu bir avuç toprağa bağlayan şey: Tutku.”

Nadir Bey, yüzünü babasıyla kızına çevirip bir süre onların birbirlerine bir şeyler söyleyip karşılıklı gülümsemelerine baktı, baktı ve düşüncelere dalıp gitti.

Aslan Gümüş